4 Ağustos 2020 Son güncelleme saati 14:00 GMT سه‌شنبه 14 مرداد 1399
17 Haziran 2020 11:05
Mücahit Gültekin -Yorum Irkçılık ABD’nin kurucu ideolojisidir
FHA- George Floyd’un bir ABD polisi tarafından öldürülmesiyle birlikte ABD’nin neredeyse bütün şehirlerinde ırkçılık karşıtı gösteriler başladı. “Nefes alamıyorum” ve “Siyahların yaşamı önemlidir” bu gösterilerin iki ana sloganı. Gösterilere pek çok beyaz da destek veriyor.

FHA- ABD’deki ırkçılık ne sadece Cumhuriyetçilerle ne de Demokratlarla sınırlıdır. ABD’nin kuruluşuyla İsrail’in kuruluşu birbirine çok benzerdir: Yerli halkın katliamı ve sürgün edilmesiyle yoluyla işgal. Nitekim kıtaya ilk çıkan Püritenler “Yeni İsrail”i kuracaklarını söylemişlerdi. Gerçekten de ABD’deki ilk yerleşim yerlerinden birinin adı “New Canaan” yani Yeni Kenan’dır. Bundan yaklaşık iki asır sonra edebiyatçı Herman Merville de şöyle diyecektir: “Ve biz Amerikalılar, apayrı bir ulusuz; zamanımızın İsrail’iyiz; dünya özgürlüklerinin temel direğini biz tutuyoruz.”

Katliam ve sürgünler, İngilizlerin Atlantik kıyılarında 1607’de Jamestown kasabasını kurmasıyla başlamıştı. Kızılderili Şefi Powathan Jamestown’ın liderlerinden John Smithle konuşmuş ve şöyle demişti: “...Savaş ve barış arasındaki farkı ülkemdeki herhangi birisinden daha iyi bilirim. Neden sevgi ile alabileceğiniz bir şeyi zora başvurarak alacaksınız? Size yiyecek sağlayan bizleri neden yok edeceksiniz? Savaşarak ne elde edebilirsiniz? Neden bizi kıskanıyorsunuz? Silahsızız ve dostça yaklaşırsanız istediklerinizi size vermeye hazırız...”


Kendilerine dostça ve misafirperverlikle yaklaşan Kızılderililere işgalcilerin verdiği cevap kılıçtan geçirmek ve sürgün olmuştur. Bu katliamların korkunçluğunu diller anlatmaktan acizdir. Yine de bunu en iyi Florida’daki katliama şahit olan bir askerin sözleri anlatır: “Şayet şeytan hem Florida’ya, hem de cehenneme sahip olsaydı, Florida’yı kiralar ve cehennemde yaşamayı yeğlerdi...”


Irkçılık, ABD’nin kurucu felsefesi, temel inancıydı. Bu felsefeye “manifest destiny”, yani aşikâr yazgı (takdir-i ilahi de denilebilir) deniliyordu. Bu kavramdan ilk bahseden Democratic Review gazetesinin editörü John O’Sullivan idi. Şöyle yazmıştı O’Sullivan: “Her yıl sayıları milyonlarla artan insanlarımızın özgürce gelişebilmesi için kıtanın her tarafına yayılmamız alnımıza yazılan bir takdir-i ilahidir (manifest destiny)... Aşikâr yazgımızın hakkı, üzerimize düşen büyük özgürlük deneyimi ve federatif kendi kendini yönetmeyi geliştirmek için Yaradan tarafından bize bahşedilen kıtada yayılmak ve onun tamamına sahip olmaktır. Bu, bir ağacın büyüme yazgısının gerçekleşmesi için gerekli toprak ve havaya sahip olma hakkı gibi bir haktır.”

Manifest destiny inancının hararetli bir savunucusu olan politikacı Caleb Cushing, 1859›da Massachusetts Temsiciler Meclisi›ndeki şu konuşmayı alkışlar içinde yapmıştı: «Biz mükemmel beyaz ırkın temsilcileriyiz. Erkeğin sahip olduğu mükemmelleştirilmiş zekâsı, kadının sevme kabiliyetine yatkınlığı gibi beyaz ırkımızın gücü ve ayrıcalığı çok açıktır... Ben ancak benim gibi beyaz bir adamla -benim kanım ve ırkımdan olan- eşit sayılmayı kabullenebilirim. Amerikan Kızılderilisi, Asyalı sarı ırktan olanı ya da Afrika’nın siyah adamını değil.»


Manifest destiny, ABD sömürgeciliğinin meşrulaştırıcısıydı. ABD Başkanı Kennedy de bu inançla yoğrulmuştu. Şöyle demişti bir defasında: «Amerikalılar istediklerinden değil, kader böyle istediği için dünya özgürlük kalelerinin nöbetçisidirler.» 20 Ocak 1961’de ise şöyle konuşmuştu “...Tanrı’dan bizi korumasını ve bize yardımcı olmasını dileyelim ama unutmayalım ki yeryüzünde Tanrı’nın yapacağı işi yapmakla biz görevliyiz.”


***


Bugün bazı basın organlarında ve kimi sosyal medya hesaplarında sanki tek sorun Trump yönetimiymiş havası yaratılıyor. Bu doğru değildir. Irkçılık ABD’nin kurucu ideolojisidir. Topluma yerleştirilen ırkçı kalıp yargılar yüzyıllardır devam eden sistematik bir işleyişin sonucudur, kurumsal bir olgudur.


Bu kalıp yargılar o kadar güçlüdür ki, kendini ırkçı olarak tanımlamayan kişiler de bile zaman zaman zihnin derinliklerinden dışarıya sızmaktadır. Cottam ve arkadaşları Siyaset Psikolojisine Giriş kitabında buna ilişkin ilginç bir örnek verir: “Bir arkadaşımız, arkasından gelen koşma seslerini duyduğunda kalabalık bir alışveriş merkezindeki bir bankta oturuyormuş. Dönüp baktığında, iki siyahî erkeğin beyaz bir güvenlik görevlisi tarafından kovalanmakta olduğunu görmüş. Koşan kişilerden ilki onu yıldırım hızıyla geçmiş. Arkadaşımız ikinci koşan kişiyi tutmak için tam zamanında yerinde fırlamış ve onu etkisiz hale getirmiş. Yerde nefes mefese kalmış olan siyahî adam, öfkeyle kendisinin mağaza sahibi olduğunu söylemiş. Bu arada hırsız kaçmış. Kendisi beyaz olan ve yaşamını ezilenlere yardım etmeye adamış olan arkadaşımız utanç içinde kalmış.”

Irkçılık sinsice gelişen bir hastalık gibi bizzat kendi kurbanlarının zihnini bile dönüştürebilir. “Beyaz olma sanrısı” ismi verilen olgu bunun çarpıcı bir örneğidir. John Lind’in 1914’te “renk kompleksi” üzerine yaptığı çalışmalar Afrika kökenli Amerikalıların “beyaz olma isteğini” ortaya koymuştur.


***


ABD’deki ırkçı eylemlere karşı durmak bir insanlık borcudur. Ancak asıl yapılması gereken kurumsallaşmış ve çoğu zaman örtülü bir şekilde hareket eden ırkçı ideolojidir. Irkçılığa karşı dürüst ve tutarlı bir şekilde karşı koymanın yolu, ırkçı ideolojilerle kurulmuş her yapıya karşı durmaktır. İsrail bunun dünyadaki sembolik örneğidir. İsrail rejiminin dünyadaki en büyük destekçisinin ABD olması tesadüf değildir. Başta da söylediğimiz gibi, her ikisi de aynı motivasyonla kurulmuştur. Irkçılığa karşı olup İsrail rejimini görmezden gelmek ya ikisi arasındaki bağlantıyı görememek ya da iki yüzlülük demektir. İsrail’in ırkçılığını görememek için ise sadece gözlerin değil, kalplerin de körleşmiş olması gerekir.